Kadir
New member
Doğru Söyleyen Atasözünün Devamı Nedir? Sözün Anlamı, Tarihsel Kökeni ve Günümüzdeki Önemi
Giriş: Doğruyu Söylemek Her Zaman Kolay mı?
Arkadaşlar, hiç başınıza geldi mi bilmiyorum ama bazen insan doğruyu söylediği için kendini suçlu gibi hissedebiliyor. Bir ortamda herkes aynı fikirdeyken farklı bir şey söylemek, bir arkadaşımızın hatasını yüzüne vurmak ya da kimsenin duymak istemediği bir gerçeği dile getirmek gerçekten zor olabiliyor. Üstelik doğruyu söylediğimiz için takdir edilmek yerine eleştirildiğimiz, dışlandığımız veya yanlış anlaşıldığımız durumlar da var. Tam da bu noktada dilimizdeki atasözleri, yaşadığımız olayları anlamlandırmamıza yardımcı oluyor.
Merak edilen sözlerden biri de “Doğru söyleyenin dokuz köyden kovarlar” atasözüdür. Bu sözün daha yaygın ve yerleşik biçimi, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” şeklindedir. Bazı konuşmalarda veya yazışmalarda farklı biçimlerde kullanılsa da temel anlam değişmez: İnsanlar, hoşlarına gitmeyen gerçekleri dile getiren kişiye karşı zaman zaman olumsuz tavır alabilirler.
Peki, bu atasözü yalnızca dürüst insanların başına gelen haksızlıkları mı anlatıyor? Yoksa doğruyu söylemenin biçimi, zamanlaması ve toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi de bu sözün anlamına dahil mi? Bence konuyu yalnızca dürüstlük üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Çünkü bir gerçeği söylemekle o gerçeği insanlara kabul ettirmek aynı şey değildir.
Bu yazıda atasözünün anlamını, kültürel arka planını, geçmişten günümüze değişen yönlerini ve iş hayatından aile ilişkilerine kadar uzanan etkilerini birlikte inceleyelim.
1. “Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar” Atasözünün Anlamı
Atasözünün temel mesajı, gerçeği açıkça dile getiren kişilerin bazen çevrelerindeki insanların tepkisiyle karşılaşabileceğidir. İnsanlar kendi çıkarlarına, alışkanlıklarına, inançlarına veya beklentilerine ters düşen bir gerçekle karşılaştıklarında bunu kabul etmekte zorlanabilirler. Böyle durumlarda sorunun kaynağını sorgulamak yerine gerçeği söyleyen kişiyi suçlamak daha kolay gelebilir.
Örneğin bir iş yerinde çalışanların tamamı, yöneticinin aldığı kararın yanlış olduğunu düşünüyor olabilir. Ancak kimse işini kaybetmekten, arkadaşlarıyla arasının bozulmasından veya yöneticinin gözünden düşmekten korktuğu için sesini çıkarmaz. İçlerinden biri çıkıp kararın sakıncalarını açıkça anlattığında ise çözüm aramak yerine bu kişi huzur bozmakla suçlanabilir.
Atasözü tam olarak böyle durumları anlatır. Buradaki “dokuz köy” ifadesini gerçek anlamda dokuz ayrı yerleşim yeri olarak düşünmemek gerekir. Sayı, sözün etkisini artıran mecazi bir anlatımdır. Kişinin bir çevrede kabul görmemesi, başka bir çevreye gittiğinde de benzer tepkilerle karşılaşabileceğini vurgular.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Bir insanın dışlanması, mutlaka haklı olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi gerçekten rahatsız edici bir gerçeği dile getirir; bazen de kendi yorumunu kesin gerçek gibi sunar. Bu nedenle atasözünü her eleştiriye karşı kullanılabilecek bir savunma cümlesi olarak görmek doğru olmaz.
Bana göre sözün asıl değeri, insanlara şu soruyu sordurmasında yatıyor: Bir düşünceye karşı çıkarken gerçekten onun yanlış olduğunu mu düşünüyoruz, yoksa işimize gelmediği için mi reddediyoruz?
2. Atasözünün Tarihsel ve Kültürel Kökeni
Türk kültüründe atasözleri, kuşaklar boyunca aktarılan deneyimlerin kısa ve akılda kalıcı ifadeleridir. Yazılı kaynakların sınırlı olduğu dönemlerde bile insanlar, toplumsal ilişkilerde gözlemledikleri davranışları sözlü kültür yoluyla sonraki kuşaklara aktarabilmiştir. Dürüstlük, adalet, ölçülülük, sabır ve insan ilişkileri gibi konular bu sözlerde önemli bir yer tutar.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” atasözü de bu kültürel birikimin bir parçasıdır. Sözün tam olarak hangi tarihte ortaya çıktığını veya ilk kez kimin söylediğini kesin biçimde belirlemek kolay değildir. Atasözlerinin çoğunda olduğu gibi, belirli bir kişiye ya da doğrulanmış tek bir tarihsel olaya dayandığını gösteren güvenilir bir kanıt olmadan kesin bir köken hikâyesi anlatmak yanıltıcı olur.
Bununla birlikte atasözünün anlattığı toplumsal durum oldukça eski bir insanlık deneyimine dayanır. Küçük topluluklarda insanların birbirine ekonomik, sosyal ve duygusal açıdan bağımlı olması, farklı görüşleri dile getirmeyi güçleştirebilir. Bir kişinin topluluk içindeki konumu yalnızca kendi davranışlarına değil, diğer insanların onun hakkındaki düşüncelerine de bağlı olabilir.
Geleneksel köy yaşamında komşuluk ilişkileri, ortak işlerin yürütülmesi, aile bağları ve toplumsal itibar önemliydi. Böyle bir ortamda çoğunluğun davranışını eleştiren kişi, yalnızca bir tartışmanın tarafı olmakla kalmayıp günlük ilişkilerinde de güçlük yaşayabilirdi. Elbette bu durum her köyde veya her tarihsel dönemde aynı şekilde yaşanmış değildir; burada söz konusu olan, atasözünün anlamını açıklayan genel bir toplumsal olasılıktır.
Öte yandan atasözünün bugün de anlaşılır olması, insan davranışlarının bazı yönlerinin teknoloji ve yaşam biçimleri değişse bile benzer kalabildiğini düşündürüyor. Geçmişte bir mahallede dışlanan kişi, günümüzde bir iş grubundan, çevrim içi topluluktan veya sosyal medya tartışmasından dışlanabilir. Ortam değişir, fakat rahatsız edici gerçeğe verilen tepki kimi zaman aynı kalır.
3. İnsanlar Neden Gerçekleri Duymaktan Hoşlanmaz? Psikolojik Açıdan Bir Değerlendirme
Bence bu atasözünün arkasındaki en önemli meselelerden biri insan psikolojisidir. Çünkü bir gerçeği bilmek ile o gerçeği kabul etmek arasında ciddi bir fark vardır. Bir insanın yanlış yaptığını öğrenmesi, yalnızca yeni bir bilgi edinmesi anlamına gelmez; aynı zamanda kendisi hakkındaki düşüncelerini, geçmişte verdiği kararları ve çevresine sunduğu imajı da sorgulamasını gerektirebilir.
Diyelim ki bir arkadaşımız uzun zamandır yanlış bir yatırım yaptığını düşünüyor ama bunu kendisine itiraf etmek istemiyor. Başka bir arkadaşımız riskleri anlatmaya başladığında, ilk arkadaşımız söylenenleri değerlendirmek yerine eleştiren kişiye kızabilir. Çünkü gerçeği kabul etmek, daha önce verdiği kararın yanlış olabileceğini kabul etmek demektir.
Burada psikolojideki bilişsel uyumsuzluk kavramıyla bağlantı kurabiliriz. Leon Festinger tarafından geliştirilen bu yaklaşım, kişinin inançları, tutumları ve davranışları arasında çelişki olduğunda rahatsızlık yaşayabileceğini açıklar. İnsanlar bu rahatsızlığı azaltmak için bazen düşüncelerini değiştirir, bazen yeni kanıtları değerlendirir, bazen de kendi inançlarıyla çelişen bilgileri küçümser.
Bu durum, doğruyu söyleyen kişinin neden tepki gördüğünü anlamamıza yardımcı olabilir. Ancak herkesin aynı şekilde davrandığını söylemek de yanlış olur. Bazı insanlar eleştiriyi gelişmek için bir fırsat olarak görürken bazıları bunu kişisel bir saldırı olarak algılayabilir.
Sosyal psikoloji alanında dışlanma üzerine yapılan çalışmalar da konuya farklı bir boyut kazandırıyor. Kipling D. Williams'ın 2007 yılında Annual Review of Psychology dergisinde yayımlanan incelemesi, sosyal dışlanmanın kişinin aidiyet, özsaygı ve kontrol duygusunu tehdit edebildiğini ortaya koyan araştırmaları değerlendiriyor. Dolayısıyla bir insanın düşünceleri nedeniyle gruptan uzaklaştırılması, yalnızca o an yaşanan bir tartışmadan ibaret olmayabilir; kişinin kendisini nasıl hissettiğini ve gelecekte nasıl davranacağını da etkileyebilir.
Kaynak: Williams, K. D. (2007), Ostracism.
Buradan çıkaracağım sonuç şu: İnsanların doğruyu söyleyen kişiye verdiği tepkiyi anlamak için hem söylenen gerçeğe hem de o gerçeğin kişinin psikolojik dünyasında yarattığı etkiye bakmak gerekir.
4. Her Doğru Her Zaman ve Her Şekilde Söylenmeli mi?
Şimdi biraz tartışmalı bir noktaya gelelim. Sizce doğruyu söylemek her durumda iyi bir davranış mıdır?
Benim düşüncem, dürüstlüğün vazgeçilmez olduğu ancak dürüstlüğün nasıl ifade edildiğinin de en az içerik kadar önemli olduğudur. Çünkü doğruluk ile kırıcı olmak aynı şey değildir.
Örneğin yakın bir arkadaşımızın hazırladığı bir sunumun oldukça zayıf olduğunu düşünelim. Ona herkesin önünde, “Bu sunum gerçekten berbat olmuş, hiçbir şey bilmiyorsun” demek yerine, “Bazı bölümlerin daha açık anlatılması gerekiyor, istersen birlikte gözden geçirelim” demek çok daha yapıcı olabilir.
İki yaklaşımın da temelinde bir eleştiri bulunabilir. Fakat ilkinde kişinin kendisi hedef alınırken ikincisinde geliştirilmesi gereken konuya odaklanılır.
Elbette bu durum, bütün gerçekleri yumuşatmamız veya insanları üzmemek için önemli sorunları gizlememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Özellikle güvenlik, adalet, sağlık ve kamu yararı gibi alanlarda açık konuşmak son derece önemli olabilir. Bir hata ciddi zararlara yol açabilecekse, gerçeği söylemek bazen rahatsızlık yaratmasına rağmen gerekli bir sorumluluktur.
Bununla birlikte bazı insanlar, başkalarına karşı kırıcı davranışlarını “Ben sadece doğruları söylüyorum” diyerek savunabiliyor. Burada dürüstlük, davranışın sonuçlarını düşünmemek için bir bahaneye dönüşebiliyor.
Bana göre kendimize üç soru sormamız yararlı olabilir:
- Söylediğim şey gerçekten bildiğim bir gerçek mi, yoksa kişisel yorumum mu?
- Bu bilgiyi paylaşmak karşımdaki kişiye veya topluma ne kazandıracak?
- Aynı düşünceyi daha açık, saygılı ve etkili bir şekilde ifade edebilir miyim?
Giriş: Doğruyu Söylemek Her Zaman Kolay mı?
Arkadaşlar, hiç başınıza geldi mi bilmiyorum ama bazen insan doğruyu söylediği için kendini suçlu gibi hissedebiliyor. Bir ortamda herkes aynı fikirdeyken farklı bir şey söylemek, bir arkadaşımızın hatasını yüzüne vurmak ya da kimsenin duymak istemediği bir gerçeği dile getirmek gerçekten zor olabiliyor. Üstelik doğruyu söylediğimiz için takdir edilmek yerine eleştirildiğimiz, dışlandığımız veya yanlış anlaşıldığımız durumlar da var. Tam da bu noktada dilimizdeki atasözleri, yaşadığımız olayları anlamlandırmamıza yardımcı oluyor.
Merak edilen sözlerden biri de “Doğru söyleyenin dokuz köyden kovarlar” atasözüdür. Bu sözün daha yaygın ve yerleşik biçimi, “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” şeklindedir. Bazı konuşmalarda veya yazışmalarda farklı biçimlerde kullanılsa da temel anlam değişmez: İnsanlar, hoşlarına gitmeyen gerçekleri dile getiren kişiye karşı zaman zaman olumsuz tavır alabilirler.
Peki, bu atasözü yalnızca dürüst insanların başına gelen haksızlıkları mı anlatıyor? Yoksa doğruyu söylemenin biçimi, zamanlaması ve toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi de bu sözün anlamına dahil mi? Bence konuyu yalnızca dürüstlük üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Çünkü bir gerçeği söylemekle o gerçeği insanlara kabul ettirmek aynı şey değildir.
Bu yazıda atasözünün anlamını, kültürel arka planını, geçmişten günümüze değişen yönlerini ve iş hayatından aile ilişkilerine kadar uzanan etkilerini birlikte inceleyelim.
1. “Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar” Atasözünün Anlamı
Atasözünün temel mesajı, gerçeği açıkça dile getiren kişilerin bazen çevrelerindeki insanların tepkisiyle karşılaşabileceğidir. İnsanlar kendi çıkarlarına, alışkanlıklarına, inançlarına veya beklentilerine ters düşen bir gerçekle karşılaştıklarında bunu kabul etmekte zorlanabilirler. Böyle durumlarda sorunun kaynağını sorgulamak yerine gerçeği söyleyen kişiyi suçlamak daha kolay gelebilir.
Örneğin bir iş yerinde çalışanların tamamı, yöneticinin aldığı kararın yanlış olduğunu düşünüyor olabilir. Ancak kimse işini kaybetmekten, arkadaşlarıyla arasının bozulmasından veya yöneticinin gözünden düşmekten korktuğu için sesini çıkarmaz. İçlerinden biri çıkıp kararın sakıncalarını açıkça anlattığında ise çözüm aramak yerine bu kişi huzur bozmakla suçlanabilir.
Atasözü tam olarak böyle durumları anlatır. Buradaki “dokuz köy” ifadesini gerçek anlamda dokuz ayrı yerleşim yeri olarak düşünmemek gerekir. Sayı, sözün etkisini artıran mecazi bir anlatımdır. Kişinin bir çevrede kabul görmemesi, başka bir çevreye gittiğinde de benzer tepkilerle karşılaşabileceğini vurgular.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Bir insanın dışlanması, mutlaka haklı olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi gerçekten rahatsız edici bir gerçeği dile getirir; bazen de kendi yorumunu kesin gerçek gibi sunar. Bu nedenle atasözünü her eleştiriye karşı kullanılabilecek bir savunma cümlesi olarak görmek doğru olmaz.
Bana göre sözün asıl değeri, insanlara şu soruyu sordurmasında yatıyor: Bir düşünceye karşı çıkarken gerçekten onun yanlış olduğunu mu düşünüyoruz, yoksa işimize gelmediği için mi reddediyoruz?
2. Atasözünün Tarihsel ve Kültürel Kökeni
Türk kültüründe atasözleri, kuşaklar boyunca aktarılan deneyimlerin kısa ve akılda kalıcı ifadeleridir. Yazılı kaynakların sınırlı olduğu dönemlerde bile insanlar, toplumsal ilişkilerde gözlemledikleri davranışları sözlü kültür yoluyla sonraki kuşaklara aktarabilmiştir. Dürüstlük, adalet, ölçülülük, sabır ve insan ilişkileri gibi konular bu sözlerde önemli bir yer tutar.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” atasözü de bu kültürel birikimin bir parçasıdır. Sözün tam olarak hangi tarihte ortaya çıktığını veya ilk kez kimin söylediğini kesin biçimde belirlemek kolay değildir. Atasözlerinin çoğunda olduğu gibi, belirli bir kişiye ya da doğrulanmış tek bir tarihsel olaya dayandığını gösteren güvenilir bir kanıt olmadan kesin bir köken hikâyesi anlatmak yanıltıcı olur.
Bununla birlikte atasözünün anlattığı toplumsal durum oldukça eski bir insanlık deneyimine dayanır. Küçük topluluklarda insanların birbirine ekonomik, sosyal ve duygusal açıdan bağımlı olması, farklı görüşleri dile getirmeyi güçleştirebilir. Bir kişinin topluluk içindeki konumu yalnızca kendi davranışlarına değil, diğer insanların onun hakkındaki düşüncelerine de bağlı olabilir.
Geleneksel köy yaşamında komşuluk ilişkileri, ortak işlerin yürütülmesi, aile bağları ve toplumsal itibar önemliydi. Böyle bir ortamda çoğunluğun davranışını eleştiren kişi, yalnızca bir tartışmanın tarafı olmakla kalmayıp günlük ilişkilerinde de güçlük yaşayabilirdi. Elbette bu durum her köyde veya her tarihsel dönemde aynı şekilde yaşanmış değildir; burada söz konusu olan, atasözünün anlamını açıklayan genel bir toplumsal olasılıktır.
Öte yandan atasözünün bugün de anlaşılır olması, insan davranışlarının bazı yönlerinin teknoloji ve yaşam biçimleri değişse bile benzer kalabildiğini düşündürüyor. Geçmişte bir mahallede dışlanan kişi, günümüzde bir iş grubundan, çevrim içi topluluktan veya sosyal medya tartışmasından dışlanabilir. Ortam değişir, fakat rahatsız edici gerçeğe verilen tepki kimi zaman aynı kalır.
3. İnsanlar Neden Gerçekleri Duymaktan Hoşlanmaz? Psikolojik Açıdan Bir Değerlendirme
Bence bu atasözünün arkasındaki en önemli meselelerden biri insan psikolojisidir. Çünkü bir gerçeği bilmek ile o gerçeği kabul etmek arasında ciddi bir fark vardır. Bir insanın yanlış yaptığını öğrenmesi, yalnızca yeni bir bilgi edinmesi anlamına gelmez; aynı zamanda kendisi hakkındaki düşüncelerini, geçmişte verdiği kararları ve çevresine sunduğu imajı da sorgulamasını gerektirebilir.
Diyelim ki bir arkadaşımız uzun zamandır yanlış bir yatırım yaptığını düşünüyor ama bunu kendisine itiraf etmek istemiyor. Başka bir arkadaşımız riskleri anlatmaya başladığında, ilk arkadaşımız söylenenleri değerlendirmek yerine eleştiren kişiye kızabilir. Çünkü gerçeği kabul etmek, daha önce verdiği kararın yanlış olabileceğini kabul etmek demektir.
Burada psikolojideki bilişsel uyumsuzluk kavramıyla bağlantı kurabiliriz. Leon Festinger tarafından geliştirilen bu yaklaşım, kişinin inançları, tutumları ve davranışları arasında çelişki olduğunda rahatsızlık yaşayabileceğini açıklar. İnsanlar bu rahatsızlığı azaltmak için bazen düşüncelerini değiştirir, bazen yeni kanıtları değerlendirir, bazen de kendi inançlarıyla çelişen bilgileri küçümser.
Bu durum, doğruyu söyleyen kişinin neden tepki gördüğünü anlamamıza yardımcı olabilir. Ancak herkesin aynı şekilde davrandığını söylemek de yanlış olur. Bazı insanlar eleştiriyi gelişmek için bir fırsat olarak görürken bazıları bunu kişisel bir saldırı olarak algılayabilir.
Sosyal psikoloji alanında dışlanma üzerine yapılan çalışmalar da konuya farklı bir boyut kazandırıyor. Kipling D. Williams'ın 2007 yılında Annual Review of Psychology dergisinde yayımlanan incelemesi, sosyal dışlanmanın kişinin aidiyet, özsaygı ve kontrol duygusunu tehdit edebildiğini ortaya koyan araştırmaları değerlendiriyor. Dolayısıyla bir insanın düşünceleri nedeniyle gruptan uzaklaştırılması, yalnızca o an yaşanan bir tartışmadan ibaret olmayabilir; kişinin kendisini nasıl hissettiğini ve gelecekte nasıl davranacağını da etkileyebilir.
Kaynak: Williams, K. D. (2007), Ostracism.
Buradan çıkaracağım sonuç şu: İnsanların doğruyu söyleyen kişiye verdiği tepkiyi anlamak için hem söylenen gerçeğe hem de o gerçeğin kişinin psikolojik dünyasında yarattığı etkiye bakmak gerekir.
4. Her Doğru Her Zaman ve Her Şekilde Söylenmeli mi?
Şimdi biraz tartışmalı bir noktaya gelelim. Sizce doğruyu söylemek her durumda iyi bir davranış mıdır?
Benim düşüncem, dürüstlüğün vazgeçilmez olduğu ancak dürüstlüğün nasıl ifade edildiğinin de en az içerik kadar önemli olduğudur. Çünkü doğruluk ile kırıcı olmak aynı şey değildir.
Örneğin yakın bir arkadaşımızın hazırladığı bir sunumun oldukça zayıf olduğunu düşünelim. Ona herkesin önünde, “Bu sunum gerçekten berbat olmuş, hiçbir şey bilmiyorsun” demek yerine, “Bazı bölümlerin daha açık anlatılması gerekiyor, istersen birlikte gözden geçirelim” demek çok daha yapıcı olabilir.
İki yaklaşımın da temelinde bir eleştiri bulunabilir. Fakat ilkinde kişinin kendisi hedef alınırken ikincisinde geliştirilmesi gereken konuya odaklanılır.
Elbette bu durum, bütün gerçekleri yumuşatmamız veya insanları üzmemek için önemli sorunları gizlememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Özellikle güvenlik, adalet, sağlık ve kamu yararı gibi alanlarda açık konuşmak son derece önemli olabilir. Bir hata ciddi zararlara yol açabilecekse, gerçeği söylemek bazen rahatsızlık yaratmasına rağmen gerekli bir sorumluluktur.
Bununla birlikte bazı insanlar, başkalarına karşı kırıcı davranışlarını “Ben sadece doğruları söylüyorum” diyerek savunabiliyor. Burada dürüstlük, davranışın sonuçlarını düşünmemek için bir bahaneye dönüşebiliyor.
Bana göre kendimize üç soru sormamız yararlı olabilir:
- Söylediğim şey gerçekten bildiğim bir gerçek mi, yoksa kişisel yorumum mu?
- Bu bilgiyi paylaşmak karşımdaki kişiye veya topluma ne kazandıracak?
- Aynı düşünceyi daha açık, saygılı ve etkili bir şekilde ifade edebilir miyim?